Uzun, sonsuz bir ayrılık yolculuğuna çıkmadan önce sana yazmak istedim. Yazacak o kadar çok şey var ki! Ancak umutlarımın azaldığı, güvenimin sarsıldığı, ölümün yanıbaşımda dolaştığı bu saatlerde önce kendimle, sonra da sizinle hesaplaşmak amacındayım.
Biliyorum; ardımdan feryatlar yükselecek, ağıtlar yakacak, karalara bürünecek, umutlarınızın tükendiğini sanacak, intikam yeminleri edecek, dünyayla bağlarınızı bir süre kesecek, düşleriniz kararacak...Gözyaşlarınız tükendiğinde sessizce içine akıtacak...Hoşgeldin dediğiniz ölüme lanetler yağdıracak ve gerçeğe döneceksiniz. Sesszi ve mağrur.

Çocukluğumda çizgilere hayranlık duyardım. Çizmek; benim için yeni dünyalara açılmak, hayal aleminde gezinmek, ulaşılmaza kavuşmak anlamına gelirdi. Çizgi ve yazı uygarlığın başlangıcı...Çizgiler, beni ben yapan motiflerdi. Düş dünyamın zenginlikleri, hayal dünyamın gıdalarıydı. Ders kitaplarımın arasına korkuyla sıkıştırdığım küçük kağıtlara çizdiğim şekillere anlamlar vermek büyük bir heyecan verirdi. Oyunlarımda geometrik şekiller başaktörlerdi. İnsanları, güvercinleri, serçeleri, kanaryaları, tavşanları, şahinleri, gülleri, zambakları, menekşeleri, bütün börtü böcekleri geometrik olarak boyutlandırmaya çalışırdım. Barışın sembolü güvercinle, sevginin sembolü gülü çok severdim. Bütün figürlerimin sonunda güvercinle güle ulaşırdım. Barış ve sevgi...Gizemli iki sözcüktü...Düş dünyamızı süsleyen, umudumuzu canlı tutmaya çalışan uzattıkça elimiz, attıkça adımımızı bizden uzaklaşan sözcükler...Yıldızlar arasında gülle güvercinin yolculuğunda onlara eşlik etmeyi hayal ederdim. Umuda yolculuğun hayali...Çocukluk hayalleri de çocukluk kadar saf ve berrak oluyordu...
Deniz’in gençliğinin çocuklarıydık. Ütopyalarımızı süsleyen gençlik, önümüzde yürüyordu. Kan içicilerin, mezar kazıcıların, tabut taşıyıcılarının çok olduğu bir dönemde büyüdük. Çocukça saflığımıza gençlik ütopyaları erken karıştı. Zamanında önce olgunlaştık. Omuzlarımızdaki yük ağırdı...Günahlarımız ve tabularımızla büyüdük...Aşkı yaşamadan...Sevgilerimizle elele tutuşup kırlarda koşamadık. Haykıramadık; yıldızlara, güneşe, doğaya sevgimizi...Bütün insanlığa sevgi ve barışı sunacaktık...
***
Pencereden dışarıyı izliyorum. Dalgın ve üzgün. Kalabalıktaki homurtular yükseliyor. Ölüm naraları artıyor...Kan ve ölüm...Korkunç iki sözcük...Nefretim yerini acımaya bırakıyor. Üstleri başları dağınık, saçları, sakalları karışık, nefesleri kokan, kir pas içindeki bu serseriler “gaza”larını mübarek eyleyecekler. Günlerdir yaptıkları hazırlıkların sonucunu alacaklar. Kan ve ölüm...Pis kokular geliyor burnuma...Kusmak istiyorum. Kan içicilerle, kelle avcılarıyla aynı evrende yaşamakzorunda olduğuma lanetler yağdırıyorum. Kan ve ölüm...Bu toprakların yabancısı değil. Sevgi ve dotlukla barışık değil bu toprağın insanları...Yaşama hasret büyüdüler...
meydanın ortasındaki heykele saldırdılar önce...Putları yıkmak adına, kendi putlarını kaleler içine aldılar. Heykelle birlikte; sazı, sözü, ezgiyi, semahı yokettiklerinin farkında bile değiller...Öfkeleri dinmedi. Kan ve ölüm...”Gaza” ve “şehadet” sonrası cennetlerine ulaşmak için...Kan ve ölüm...Çaresizlik içinde yalnızlık duyuyorum. Ölümün soğuk ürpertisini hissediyorum.teslim almak istiyorlardı. Deniz’in çocuklarıydık. Kelle avcıları arasında büyüdük. Yüreğimizi ve beynimizi vermeyecektik. Madımak, bizim tabutumuz, onların zindanı olacaktı. Mızıkama dokunuyorum. Yayılan nağmeler yüreğimi ferahlatıyor. Oteli kaplıyor, şehri sarıyor. Korkularımız dağılıyor, umutlarımız artıyor. Kalabalıktaki öfke seli büyüyor.
Zerrin’le son gecemiz. Yaşam kaynağım...Aşkı geç tanıdım. Ancak, ölesiye sevdim. “Dino”m derdi...Başkentin caddelerinde elele gezintilerimizde mutluluğun doruklarına ulaşırdım. Gitme, ne olur diye çok yalvardı...Saatlerce seviştiğimiz son gecemizde kulağıma defalarca fısıldadı, gitmememi...Dinlemedim, O’nu. O, şmdi çok uzaklarda bir hayal, bir anı...Ben ise ölüm gerçeğinin ortasında yalnızım...
Mezar kazıcılarıma bakıyorum. Sonradan pişmanlık duyacaklar mı, merak ediyorum. Aynı ekonomik kaderi paylaştığımız, uğruna işkenceleri, cezaları, hapisleri göze aldığımız bu insanların kendileriyle hesaplaşmalarını merak ediyorum.
Bir gün, onlar da “gaza”mızı mübarek eyledik, kıyamımızı yaptık, ancak, zulüm sürüyor; yaktıklarımızla biz kendimizi de yaktık diyecekler mi?...
Ben ki, bir fotoğrafı bile yakamayan ellerimle, alev alan bedenimdeki ateşi nasıl söndüreceğim. “Mahşer”e kadar yanacak bu ateşi hiçbir güç söndüremez. Yürekleri soğutamaz. Arife Ana’nın yüreğindeki ateşi kim söndürecek? Ölümün, insanlara mutluluklar sağlayacağını yaşamım boyunca hayal edemezdim.
Umut taşıdığımız, hayal taşıdığımız, güllerle donattığımız, güvercinler uçurduğumuz Madımak bize mezar mı olacaktı?...
“Havar”lar yükseltmek, sonsuza değin susmamak istiyorum. Genzime karışan dumanın nefesimi tüketmeye başladığını hissediyorum.
Güneş batmak üzere...Kalabalıklar giderek artıyor. Yeşil kaldırım taşları camlara fırlatılıyor. Taşlar yanıbaşımıza düşüyor. Uğruna dağları mesken tuttuğumuz, çölleri aştığımız, köprüleri yaktığımız “halk”ımızın fırlattığı taşlarla bedenimiz yaralanmıyor, yüreğimiz parçalanıyor. Umutlarımız tükeniyor. Tükenen umutlarla birlikte ölüm alevleri yükseliyor, her tarafı sarıyor. Ülke yanıyor. İnsanlık yanıyor. Mızıkamı dudaklarıma götürüyorum. Ölüm kurtuluştur diyorum. Gözkapaklarım kapanıyor. Beynime, bedenime hükmedemiyorum. Derin bir uykuya dalıyorum. Mızıkam dudaklarımda uyuyakalıyorum...
*** 
37 cansız beden Sivas morgunda yanyana...Vahşetin, katliamın bilançosu...Gülümseme eksilmeyen gözlerinden bize kızgın, bize kırgın bakıyorlar. Ölümlerini bir film izler gibi izledik. Ölüm, yanıbaşımzdayken, vahşet aramızdayken biz uzakları kurtarmaya çalıştık. Kan içiciler içimizdeyken biz uzaklarda aradık..
Yakılanlara karşılık birer maşa olarak yakalananlar uzun yargılamalardan sonra idama mahkum edilmişler. Gülüyorum...37 cana karşılık 31...Kıssasa-kıssas...Adalet tecelli etti mi? Yürekler soğudu mu? Yüreklerdeki temmuz ateşi söndü mü? Ya, asıl tezgahtar katiller! Kendisinden farklı olanlara yaşama ve düşünme hakkı tanımayan örümcekler...Biz; bedenlerle değil, beyinlerle savaşmak istiyoruz. Hücresinde celladın ilmiğini korkuyla bekleyen “şeriatın savaşçısı” hesaplaştı mı yüreğiyle, hesaplaştı mı beyniyle...
Sordu mu kendisine;
37 cana kıymakla şenlikler bitti mi? “İlahi” adaleti sağladı mı? İsimsiz, değersiz bir idamlık dışında hatırlayan var mı?...
Sordu mu kendisine;
Ateş yerine, suyu taşısaydım. Ölüm yerine, yaşam verseydim. Duman yerine, nefes üfleseydim. Ölüm çığlıkları yerine barış, dostluk, kardeşlik şarkıları haykırsaydım. Hasretin coşkusunu yakalasaydım. Muhlis’le ruhumu sükunute kavuştursaydım. Asım’la hoşgörü deryasına açılsaydım. Asaf’la devekuşu olmaktan kurtulsaydım. Semah’la tanrıya ulaşsaydım...
Sordu mu kendisine;
Ateşin şavkı yüzüne vurdukça, utancımdan keşek kendimi de yaksaydım...Azrail her gece yanıbaşımdayken karabasanlarla yaşamak istemiyorum...Ölüm beni de kucağına al...Gencecik Semahların hüzünlü bakışlarını unutmam mümkün mü?...
Ben, uzun zamandır kendime yanıtsız sorular soruyorum. Yetkililere ise yanıtlarını vermeyeceklerini bildiğim için soru sorma gereği duymuyorum. Ölümlerden 31 idamlık cani kadar yetkililer de sorumlu değil miydi? Onun için kimin, ne düşündüğünü bilemem, ancak;
Sivas’ın, 12 Eylül’ün felsefesinin, yaşam biçiminin eseri olduğunu, 12 Eylül sona ermeden bu vahşetlerin, bu kıyamların sona ermeyeceğini biliyorum.
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Madımak’ın yüreğimizde açtığı yara kolay kabuk bağlamaz. Yüreğimiz yaralı...Karışmamalı devlet inancıma, düşünceme, karıştırmamalı kimseyi inancıma, düşünceme...
Aksi halde dökülenler sadece timsah gözyaşlarıdır. Anaların, sevgililerin, dostların gözyaşlarından uzak dursun. Yüreğimi soğutmak değildir, derdim. İnsan yakan canileri yetiştiren bir kültürün egemen olduğu bu coğrafyada daha çok Madımaklar yaşarız. |