MIRIN Û DÎSA MIRIN !

Vahit Duran


Yaz ayları son demini yaşayarak, hatır istemeden çekip gidiyor. Bu yıl Havîn (yaz) çok ama çok sıcak geçti. Mübarek her tarafı adeta kasıp kavurdu. Yani taldî sî yê daruniştin (gölgede oturmak) bile imkansızdı. Memleket son yüzyılın sıcakları altında kavrulurken, Avrupanın bazı ülkeleri bundan bir nebzede olsa nasibini almadı. Baran ji, yaqa me nevu (yağmur yakamızdan olmadı) hep kapıdaydı. Güneş ise ara sıra başını çekinerek uzattı ama havalar insana hep soğuk bir duş hissi verdi. Açıkcası Em li şunê xwe cemidinî (oturduğumuz yerde donduk).

Bir taraflar sıcak ve susuzluk altında inlerken, bir taraflarda yaş ve nemli geçti yani. Bu arada Payîz(sonbahar) geldi ve kapıya dayandı. Bakalım nasıl geçecek. O da Havîn gibi çizgiden çıkıp uçlarda bir yerlerde seyir ederse vay halimize.

Havalar böyle zik-zaklı geçerken, biz Kürdlerin derin çelişkilerle dolu acıları yerinde devindi durdu. Günlerimiz keder, acı ve ölümle dolu heberler almakla geçiyor. Ölüm haberi almadığımız gün yok gibi. Ya bir dağın eteğinde, kuytusunda askerler tarafından vurulmuş gençler, ya orucunu açmak için işinden münübüsle eve dönerken yüzlerce merminin hedefi olan köylüler, yada savaş uçaklarının ağır bombardımanı sonucu yakılmış yıkılmış evlerin altında inleyen çoluk çocuk, yada bir gözü dönmüş bir caninin kamyon yüklü bombaları sonucu paramparça olmuş yaşlı genç insanlarımız...

Her akşam haber spikerleri tarafından okunan bu acı ve keder dolu haberler oturma odalarımıza kadar giriyor. Ölen Kürd oldumu insanı çıldırtan derin bir sessizlik ortada kol geziyor. Ölümlerin arkasıda gelmiyor. Bazen günü birlik, bazende saat başı bu haberleri almaya maruz kalıyoruz. İnsanın morali bozuluyor, hiç birşey yapmak gelmiyor içinden.

Doğanın verdiği güzellikleri gönlünce yaşamak sanki biz Kürdlere haram olmuş. Kaderimiz böyleymiş diyesi geliyor insanın. Anlaşılacağı gibi moral, keyif ve sevinç dolu duygular çoktandır kapımızı çalmıyor. Düşünme sistemlerini alt üst eden, olağanüstü bir durum bu aslında. Sindirmek, kabul etmek, bir şey olmamış gibi davranmak ta olmuyor. Böyle davrananların durumu ve hali ise ortada.

Herşeyden önce her bireyin kendisine olması gerekli olan en saygısı var. Hatır var, gönül var. En önemliside insanı insan eden en değerli erdem olan vicdan var. Bir millet olmanın yadsınmaz kıymeti var. Kafayı kuma sokup, hiçbir şey olmamış gibi ortalık yerde dolaşmanın bir anlamıda yok. Nasıl olsa birgün gelir senide bulur. Seni bulmaz ise oğlunu, kızını veyada torununu bulur.

Başkalarını bilmem ama ben bu duygular içerisinde devinip duruyorum. Verilen bedeller büyük. Kayıplar bazen yerine getirilemeyecek kadar ağır. Su gibi kan akıyor ve can gidiyor. Elinden bir şey gelmediği gibi seyretmek durumundasın.

***

Yıllık izini aile dost akraba ve tanıdık içerisinde geçirmek için memelekete gitmeye hazırlanırken, 27. Haziranda Şırnak’ın Uludere ilçesi sınırları içerisinde olan Kela Memê Dağında yaşamını yitiren 8 gencin ölüm haberi geldi. İçlerinde birisi tanıdık ve bildikti. Bu Taburoğlu köyünden Dr. Mehmet Tanrıbuyurdu idi.

Gerilla saflarındayken bir kaç defa ölüm haberi gelmiş ailesine. Bu sefer doğru olup olmadığını öğrenmek için ta buralara kadar haber gönderdiler. Sordu ve soruşturdular acaba öldüğü doğrumu diye. Bu seferde yalan olur umudundaydılar. Kara haber erken gelir derler ya malesef haber bu defa doğruydu. Ölüm haberi çabuk yetişti aile çevresine.

Öğrenebildiğim kadarı ile Mehmet Tanrıbuyurdunun Anne ve babası hakkın rahmetine bir kaç yıl önce ermişler. Evlatlarının ölüm acısını yaşamadılar. İnsanın iyiki evlat acısını görmeden göçüp gittiler diyesi geliyor. Günlerce aylarca hatta yıllarca bir gün döner diye yolunu gözledikleri, her gerilla ölümü haberinde yürekleri hoplayan anne ve baba oğullarının kara haberini almadan ölmüşlerdi.

Üstelik Meyît inigidip alamamak, Şîn inidoyasıya yakamamak vardı işin içerisinde. Öldürenler anne babaya bunu dahi çok göreceklerdi. Nitekimde öyle oldu. Vermediler cenazesini. Doğduğu topraklara anne ve babasının yanına gömülemesine izin vermediler. Gerçi bu pek de önemlide değildi. Yani kıymeti harbiyesi yoktu. Onun Meyîtî yabancı bir yerdede değil. Her karış toprağı ceddinin kemikleri ve anısı ile dolu topraklardaydı. Onların yanında yatıyor. Bu bile ona tek başına yeterdi.

Dr. Mehmet Tanrıbuyurdu ile şahsen tanışmadım. Hakkında çok şeyler duymuş ve okumuştum. Taburoğlunda doğmuş ve İstanbulda büyümüş. Kabataş Erkek Lisesini bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesine gitmiş. Henüz genç bir doktor iken çok samimi olduğu bir arkadaşı olan Dr. Hasan Kaya ile önce Diyarbakıra sonrada Şırnaka gönüllü olarak doktorluk yapmaya gitmiş.

Tarih 90 lı yılların hemen başları. Yani çatışmaların, baskıların, sürgünlerin, faili meçhul cinayetlerin, köy yakmaların kol gezdiği bir dönem. Şırnak olaylarından sonra Dr. Hasan Kaya görevinden istifa eder ve memeleketi Elazığ ya gider. Orada İnsan Hakları derneği başkanı iken 23 Şubat 1993 yılında kaçırılır. İşkenceli bir sorguda öldürülür. Cesedi, 26 Şubat'ta Elazığ-Dersim yolu arasında bulunan Dinar köprüsünün altında bulunur. Benzeri kaçırma ve tutuklamalara maruz kalan Dr. Mehmet Tanrıbuyurdu da bunun üzerine dağa çıkmaya karar verir. Uzun yıllarda dağda kaldı. Şırnak Cumhuriyeti ve Bir Yabancının Umudu adlarında iki kitap yazdı.

Taburoğlu köyünde başlayan ve Şırnak kırsalında biten yaşamının üzerine söylenecek çok şey var. Bunlar arkadaşları tarafından yazıldı yazılacakta. Bizim bir şeyler söylememizin bu vakitten sonra pek bir anlamıda yok. Sözün beş para etmediği bir zamanda yaşıyoruz. Söylediklerimizi söyleyeceklerimizi kimsenin dinlediği ve kulak astığıda yok. Yani herkes bildiğini okuyor ve okumaya devam ediyor.

İnsanı üzen ve kahreden gencecik bedenlerin tek tek bir fidan gibi yere düşüyor olması. Bu kan ne zaman durur, anaların herşeyden kıymetli göz yaşları ne zaman diner bilemiyorum. Bildiğim hergün bir acıya yenisinin eklenmesidir. Tüm aile çevresinin ve yakınlarınının başı sağolsun. Yüce Xüda nın rahmeti onun ve 7 arkadaşının üzerinde olsun.

***

Ölümlerden bahs ediyoruz. Bu arada Avukat Cemale Husike Hec î (Cemal Beydoğan) 31. Austos tarihinde hakkın rahmetine kavuştu. İleride biyografisini yazan olurmu bilmem ama bizim Çölün önemli şahsiyetlerinden birisi olduğunu söyleyebilirim. 22. Şubat 1938 yılında Tosunburnu köyünde doğan rahmetli, sevgili Eşi Perihan hanım ile birlikte Kırşehir merkezde uzun yıllar avukatlık yaptı. Son otuz-kırk yılda mahkemelere yansıyan bir çok davaya birlikte baktılar. Yani bizimkilerin bir davası olduğunda uğramadan geçmedikleri avukatlık bürosunun sahipleriydiler.

Cemal Beydoğan Tosunburnu köyünün ileri gelen ailelerinden birisi olan Mala Husikê Hecî lerin bir ferdiydi. Bu aile çöl köylerinden merkeze gelip ticaret ile ilk uğraşan ailelerden birisiydi. Çöl Pazarı, Çöl Oteli, Çöl Lokantası nın sahipleriydiler.

Genç iken Kürd davası ile uğraştığını ve bir taşra şehrinde olabileceği kadarı ile günlük siyasetle içerisinde olduğunu ise biliyordum. Kırşehir de Kürd kimliği üzerine ilk düşünen ve kısmen de olsa gündeme getiren üç kişiden birisiydi rahmetli. Sevgili Rıza Baran bu üçlüyü (Rıza Baran, Cemal Beydoğan ve Kemal İlhan) bir röportajında ilk çekirdek olarak tanımlıyor. Çölden gelip ilk Üniversiteye gidenlerden olduğu için dışarıda olan biteni Kırşehir’e aktaran bir şahsiyetti. 70 li yılların hemen başlarında Kırşehir Öğretmen Okuluna okumaya gelen Kürdistanlı talebelere maddi ve manevi yardımları oldu. Değerli Kürd yazar ve gazeteci Bayram Ayaz anılarında bu yardımlardan çokca bahseder.

Diğer yanda ölüm haberini, Kürd dünyasına ilk duyuran Ankara Kürdlerinden olan İbrahim Güçlü oldu. Onlar Hukuk Fakültesi dönemine kadar varan bir dostluğa sahiptiler. İbrahim Güçlünün yazdığı anı yazısında dikkatimi çeken ise şu satırlar oldu. Dema ku min di sala 1967-an de dest bi zanîngeha hiquqê kir, ew di zanîngeha hiqûqê de xwendevanekî bi qidem/biemr bû. Herkesî ji wî re Axa-Cemal digot. Ew di maleke mezin û dewlemend de hatibû dinyayê. Ji bona vê ew kesekî ji aliyê pereserfifkirinê de destbelayî, xêrxwaz û palpişt bû.

Cemal Beydoğan, 1979 yılında benimde Avukatlığımı yapmış bir davama bakmıştı. O dönemden beri tanır ve bilirim. Son elli yılda Çölde öne çıkmış Şahsiyetler çalışmam için hazırladığım listeye onuda almıştım. Bundan dolayı kendisi ile bir kaç defa görüşmek istemiştim. Gerek mesleği gerekse konumu itibari ile bir çok bilgi ve belgeye sahip olduğunu tahmin ediyordum. Niyetim bu bilgi, belgeleri edinmek ve geçmiş üzerine uzun uzun konuşmaktı. Bir kaç defa aradım. Ne yazık ki görüşmek nasip olmadı. Ya o denk gelmedi ya ben. Zaten son yıllarını hasta olarak geçirmişti. Sevgili Bekir Darının ziyaretine gittiğini ve konuştuğunu biliyorum. İnşallah o bir şeyler kayıt etmiştir.

Geçen yıl Köyümü Özledim adında bir şiir kitabı yayınlamıştı. Ankaradaki, Tosunburunlular derneğinden edinmiştim. Okudum. İtiraf etmeliyimki aradığım tadı bulamamıştım. Şiirlerin hepsi türkçe yazılmıştı. Bunu yadırgamıştım. İnsan kendi doğduğu köyüne özlemini yabancı bir dil ile nasıl betimler sorusu bende hala yanıtsız kalmıştır. Şayet görüşebilseydim kendisine soracağım sorulardan biriside buydu. Evet Axa Cemal arkasında koskoca bir yaşanmışlık bırakarak göçüp gitti. Bizim çölün önemli şahsiyetlerinden birisiydi. Öyle yaşadı ve hayata gözlerini öylede yumdu. Rehma xwade ma li ser be !

***

Aslında yazıma başlarken niyetim başka konuları ele almaktı. Mesela 4 haftalık izin döneminde sahip olduğum izlenimleri yazacaktım. Gördüğünüz gibi olmuyor. Acılar, kayıplar peşimizi bırakmıyor. Ji îda bimbarekî re ç end ro ma. Xwûda yê mezin ma hêş ne baş bi xûn xwaran da ! (Mübarek bayrama birkaç gün kaldı. Yüce tanrı kana doymayanlara iyi akıllar nasip etsin)

Biminîn di xêr û xwa şîyê da !

              


 
Malpera Kurdên Kirsehîrê © 2005
Design by Xalîkan